Email This Post Email This Post    |    YORUM YAZ   |    Print This Post Print This Post    |    Favorilerinize ekleyin!
 
Bizden gizlenen GDO!! (mutlaka okuyun)

Bizden gizlenen GDO!! GERÇEKLERİ
Daninolarda zeka gerileten bi madde olduğunu duymuştum peşinden bu geldi.  Vallahi Abd den herşeyi beklerim. CIA taa kaç yıl önce telepatiyi bulmuş. gizliyorlar sözde.herşey imkan dahilinde.

Belki ara sıra hormonlu gıdaları gördüğünüzde aklınıza gelen sağlıklı beslenmenin önündeki en büyük engeli bu konuda işleyeceğim.GDO yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ne demektir?Ne tür etkileri vardır?Siz bu konuda ne yapabilirsiniz ? hepsini aktaracağım.Konunun ekonomik sağlıkgenetiksiyasi ve stratejik bir çok açısı olduğundan buraya eklemeyi uygun gördüm.Umarım bu konuyu okuduktan sonra ne yediğinize dikkat edersiniz.

GDO Nedir?

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” veya kısaca GDO adı veriliyor.

Bir canlıdan diğerine gen aktarımı bir çeşit kesme yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup genetik mühendisler tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA’sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.

Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO’lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca akrep geni taşıyan pamuk tavuk genli patates balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor.

İnsanlık bugün doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO’ların çeşitli yollardan yayılarak yeni Frankeştaynlar yaratma tehlikesiyle karşı karşıya.

Neden GDO’ya Hayır?

Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı biyolojik çeşitlilik ekolojik dengelerin bozulması ekonomik bağımlılık canlıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanıması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır.

Gen: İçinde bulunduğu hücre veya organizmada özel bir etkisi olan kuşaktan kuşağa ve hücreden hücreye geçen kalıtımsal ögedir. Genler yaşamın yapı taşlarını oluşturan binlerce proteini taşıyan ve bakteriden insanlara miras kalmış tasarımlardır.

Yaşam Patentlenemez
Uzunca bir zamandır sofralarımızı sağlığımızı geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle “GM” veya “GMO” olarak geçen “Genetically Modified Organism”in Türkçe karşılığı. GDO’nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Bu yazıda kastedilen GDO’nun tarifi şu: “Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma.”

Biyolojik “zenginlik”
GDO’yla ilgili en önemli kaygılardan biri; aktarılmış genlerin doğal bitki türüne atlayarak bulundukları çevredeki doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına neden olmaları yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara neden olmaları ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri bozmaları.
Türkiye’de GDO konusunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri bu. Türkiye biyolojik zenginlik bakımından çok şanslı bir ülke: Örneğin Avrupa ile karşılaştırılacak olursa Türkiye tür sayısı bakımından oldukça zengin. 11 bin bitki türümüzden 2 bin kadarı başka hiçbir yerde bulunmayan endemik türler. Bir ülkenin bitki ve hayvan türleri açısından sahip olduğu zenginlik aynı yeraltı kaynakları ya da tarihi eserler gibi o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir. Ekolog Barry Commoner’e göre ekolojik sistemler aşırı stres altında bırakılırsa ani şaşırtıcı felaketler yaşanabilir. Yapısında kimyasal ilaçtan hayvan genlerine kadar pek çok yabancı madde barındıran GDO’nun böyle bir strese yol açacağı şüphe götürmez. Commoner’e göre; “ekolojik sistem bir yükselteçtir öyle ki bir yerdeki küçük bir çalkantının başka bir yerde büyük uzak uzun süre ertelenmiş etkileri olabilir.” Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler geniş alanlarda tek tip olarak yetiştiriliyor. Bu yetiştirme yöntemi yani monokültür çeşitli ekonomik avantajlar sağlıyor ancak doğada her kazancın bir de bedeli var. Örneğin monokültürdeki tek tip bireyler hastalıklardan da aynı derecede etkileniyor. Ortaya çıkan bir hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabiliyor. Monokültür yayıldıkça yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek tipleşiyor.
Modern tarım yöntemlerinin yolaçtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler de GDO’nun tehdidi altına giriyor. Çünkü GDO’ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebiliyor.
Arılar ve rüzgarlar GDO’lu polenleri alıp komşunun geleneksel ekiminin üzerine bırakıyor. Böylece civardaki bitkiler genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli hale geliyorlar. GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen kolera bakterisinin genini taşıyan yonca tavuk geni taşıyan patates akrep geni taşıyan pamuk balık genli domates gibi gıdaların doğal çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya çıkmasına olanak sağlanıyor.

GDO ürünleri sağlığımızı nasıl etkiler?
GDO’lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı olumsuz etkileri. Uzmanlara göre sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.
GDO’lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.
Rowett Enstitüsü’nde çalışan Arpad Pusztaria’nın son deneyleri GDO’larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu bağışıklık sisteminde bozukluklar viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.
Bir başka deney besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA’nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA’nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA’larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA’sı parçaları bulundu. Alınan DNA’lar lökositlerde dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA’sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA’sı ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.

GDO verimi gerçekten artırır mı?
GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği küresel ısınma yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu.
GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.
GDO’lu çeşitlerden elde edilen verim geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO’nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az üstelik tohum başına daha yüksek fiyata bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar açlığa çare olur mu?
GDO’yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli noktalardan biri dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO’nun zorunlu olduğu.
Çoğu çevrebilimci üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun üretim potansiyelinin eksikliğinden değil üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun 1990 tarihli raporuna göre tahıl üretimindeki artış nüfus artışından yüzde 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.
Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve pamuk muz kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin Etiyopya’da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu.
Diğer taraftan konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre ABD’liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25′inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak israf edilen gıdanın sadece yüzde 5′i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir. Tarımda modern tekniklerin kimyasal ilaçların hormonların vb. kullanılmaya başladığı “yeşil devrim” olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya Bankası’nın 1993′te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre 1976′da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4′ü kadardı. 1982′de bu oran yüzde 2.3′e 1988′de yüzde 1.9′a düştü. 1980′den 1990′a kadar düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52′si kadardı.
Artan besin ihtiyacına yanıt vermek ya da açlığın hüküm sürdüğü yerlere yiyecek götürebilmek için GDO’ya ihtiyacımızın olmadığı açıkça ortada. Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikaları. Üçüncü dünya ülkelerinin tarım politikalarıyla ilgili zaten yeteri kadar derdi varken bu ülkelerin tarımına bir de GDO üreticisi çok uluslu şirketlerin sokulmaya çalışılmasının pek de iyi niyetle ilgisi olmasa gerek.

GDO üreticisi firmaların niyeti ne?
Ekolog Pimentel’in verdiği rakamlara göre tarla için harcanan toplam enerjinin %32′si azotlu gübre üretimine %28′i tarım makineleri yakıtına %15′i bu makinelerin yapımı ve bakımına %11′i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine %4′ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2′şer değerle taşıma ve dağıtım potasyumlu gübre fosforlu gübre ve tohum. %2′den az olan girdiler de ot ilacı böcek ilacı sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.
Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil tarım sanayii olduğunu görüyoruz. Yşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil.
Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.

GDO üzerindeki patent uygulamaları
GDO’lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO’lar özellikle tekniği ön plana çıkarılarak hem teknik hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Halbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor.
Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi’ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla örneğin hangi proteini kodladığı ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp bu konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir. Genetik değişikliklerde ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.
Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor… Tarımsal üretimin en temel ve en eski yöntemlerinden olan kendi ürününden gelecek yıl için tohumluk ayırma geleneği ve hakkı bu şekilde ortadan tümüyle kaldırılmış oluyor.
Zengin gen kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin sahip oldukları kaynaklar üzerindeki patent hakları yavaş yavaş gelişmiş birkaç ülkenin hatta birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanıyor.
Batı’da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda GDO’lu ürünlerin ekimi ve ülkeye sokulması ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi ihracatı ithalatı bakımından Türkiye’de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor. Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici ne de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO’ların doğal çeşitliliğe ve insan sağlığına zararları çok açık.
Ticaretin serbestleştirilmesi AB’ye üyelikten sonra bir zorunluluk olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye’ye gelebilecek. Örneğin transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı olan Türkiye’de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız.

Türkiye’den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören dünyanın kötü gidişini engelleyici alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olarak sesleniyoruz:

1) Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan sistemi tümüyle değiştirebilecek çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO’lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye’ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.
2) GDO’lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yokeden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı GDO’lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.
3) GDO’lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO’lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde “ne olduklarını” belirten “etiketlerin” olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır diye düşünüyoruz.
4) GDO’lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO’lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını Cargill Novartis Zeneca Du-Pont Syngenta Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye’ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.
5) GDO’lu ürünlerin %98′i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı’nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.
6) Çiftçi örgütleri ziraat odaları gibi kurumlar GDO’lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler ancak bu şekilde oluşturulabilir.
7) Ulusal Biyogüvenlik Komitesi’ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere ziraat odaları tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.
8) GDO’lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.
9) Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye’deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.
10) Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi’nin çalışmaları Mart 2004′te bitiyor ancak projenin uzatılması kuvvetle muhtemel. Bu proje çalışmaları ile hazırlanacak yasa tasarısının ilgili bakanlıklarda (Tarım Çevre-Orman Sağlık vb.) görüşülüp TBMM’ye gelmesi ve yasalaşmasının en az 4-5 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu kanunun aciliyeti ortadadır ve en kısa sürede çıkarılması gerekmektedir. GDO’lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi’nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.
11) Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO’lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.
12) Ynsan sağlığını tehdit edecek kamu düzenini bozacak çevre sağlığına ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.
13) Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa yönetmelik ve mevzuatlarımız gümrüklerimiz analiz için laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.
14) Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı gen kaynaklarımız yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır.

Dünyayı yoksulluğa sürükleyenlerin seceresi

Derleyen: Ali Ekber Doğan

Neo-liberal politikalarla devletlerin tarıma ve kırsal nüfusa yönelik desteklerinin ortadan kaldırılmasından yararlanarak kır emekçilerini kendi ilaç ve tohumlarına bağımlı kılan bu sayede tarımda daha sömürgen bir üretim sistemi yaratan gen teknolojisindeki gelişmeleri patent haklarıyla kendi tekellerine alan ve kontrolsüz daha fazla üretim daha fazla karlılık şiarıyla hareket eden insan ve çevre sağlığını ekolojik döngüyü bu yüzden umursamayan bu tekellerin başında Monsanto Syngenta Advanta Bayer ve Dupont geliyor.

Bunların sermaye yapılarını nasıl doğup geliştiklerini hangi alanlarda faaliyetler yaptıkları ve suçları hakkındaki bilgileri corpwatch.org ağırlıklı olmak üzere; genewatch.org geneticsaction.org.uk sitelerinden derledik.

MONSANTO
Gelişimi ve Yapısı:
GDO’lu ürünlerin dünyadaki en büyük satıcısı olan Monsanto’nun diğer faaliyet alanları sığır yetiştirme hormonları tarım kimyasallarıdır. Şirketin sloganı “Bol Gıda Sağlıklı Bir Çevre”dir. 1990’ların ikinci yarısında ilk GDO’lu ürünleri piyasaya süren şirket bu ürünlerin güvenli olduğunu ve olumlu bir ilerlemeye işaret ettiğini öne süren büyük bir kampanya başlattıysa da kampanya geri tepmiş ve GDO’lu ürünlere karşı gelişen hızlı direnişle bir krize girmiştir. Bu da onun 2000 yılında hisselerinin çoğunluğunu bir diğer ABD’li şirket olan Pharmacia/UpJohn’a devretmek zorunda kalması sonucunu doğurmuş ama şirketin ismi aynı kalmıştır. Ayrıca şirketin dünyanın dört bir yanında ortağı hissedarı veya sahibi olduğu çok sayıda şirkette bulunmaktadır. 1990’ların sonlarında bu operasyonlar için şirketin harcadığı paranın 10 milyar Dolar olduğu söyleniyor. Agracetus Asgrow Calgene Cargill’in uluslararası tohum bölümü (Mayıs 1998’de 1.4 Milyar Dolar’a almıştır) DeKalb Genetics First Line Seed EID Parry Holden’s Foundation Seeds MAHYCO Manso Paymaster Technology Plant Breeding International Cambridge Limited Sementes Agroceres.

Suçlarından bazıları: Monsanto GDO’ların efendileri içinde sicili en bozuk ve en pervasız şirket. Dolayısıyla da GDO’ların zararları deyince akla ilk gelen süper haşarat da Monsanto oluyor. Şirketin suçlarını tekil örnekler üzerinden sıralamak uzun bir liste tutacağından genel başlıklar üzerinden verip ve kimi örneklerle de somutlaştıracağız.

En başta gelen suçu tekelleşmedir. Tohum ve tarım kimyasalları alanında girdiği ülkede bir tekel haline gelmek için kimi teknolojik ve parasal avantajlarıyla uluslararası bağlantılarıyla devletleri ve tarım işiyle uğraşan şirketleri kendi çıkarlarına tabi kılmaya çalışan Monsanto alandaki daha küçük yerel şirketleri ya da teknoloji/ar-ge şirketlerini kendisiyle ortaklığa zorlamakta yutmakta ya da çökertmektedir. Bunun yanında sermaye gücünü ve ABD’nin gücünü kullanarak hükümetlerle üniversitelerle ve basınla da girift ilişkiler geliştirip hukuksal akademik ve toplumsal plandaki gelişmeleri kendi lehine yönlendirmeye çalışmaktadır.

Monsanto’nun Posilac adıyla piyasaya sürdüğü BST ya da rBGH ineklerin daha fazla süt vermesi için genetik olarak oluşturulmuş bir hormon. BST kullanımı besi sığırlarının sağlığı üzerindeki ciddi tahribatının yanında araştırmalar BST’li sütlerin insanlarda meme kanseri ilik kanseri ve prostat kanserine neden olabileceğini kanıtlamıştır. Bu yüzden Avrupa’da bu ürünün kullanımı yasaktır. Monsanto da bu yasağı kaldırtmak için uğraştıkça da daha fazla teşhir olmaktadır. Şirketin bu uğraşısı bazen baskı ve şantajlarla da pekiştirilmektedir. Örneğin 1997’de Amerikan Fox TV’nin iki muhabiri BST’nin zararları üzerine bir belgesel çektikleri için Monsanto’nun baskısıyla işinden olmuştu.

Şirket ayrıca sağlığa ne tür etkisi olduğu henüz bilinmeyen GDO’lu ürünleriyle insanların yiyeceklerini ve doğayı kirletmektedir. Deli dana vakası bu bilinmezlerin birer tehdide dönüşebileceğinin en güzel örneğidir.

GDO’lu ürünlerin bilinen olumsuzluklarından biri bu ürünleri kullanarak tarım yapan çiftçiler ve bunların tarla olarak yakın çevresindekilerin tarımsal etkinliğinin ancak şirketin ürünlerine bağımlı biçimde sürdürebilir kılınmasıdır. Yoksullukla terbiye edilen ve tarımdaki kamu desteğinin ortadan kaldırıldığı toplumlara da GDO’lu ürünlerin üretimi arttıracağı söylemleriyle GDO’lu ürünlerin sahiplerinin kırdaki bu efendiliği ideolojik olarak da pekiştirilmeye çalışılmaktadır.

Monsanto’nun patentini elinde tuttuğu ‘terminatör’ teknolojisi bu bağımlılaştırmanın en tipik örneğidir. Sattığı tohumların sonraki ekim döneminde tohumluk olarak kullanılmasını ürün yetişirken yaptığı ilaçlamayla engellemeye çalışan şirket ayrıca çiftçilerin GDO’lu ürünlerini kendisinden habersiz yetiştirip yetiştirmediklerini izlemek için de küçük bir müfettiş ordusu kurmuştur. Monsanto 1998 sonbaharında yüzlerce ABD’li çiftçiyi GDO’lu tohumlarından elde ettikleri ürünlerin bir kısmını tohumluk olarak kullandıkları için mahkemeye vermiş 10. 000 dolarla 35.000 dolar arası tazminat ödemeye mahkum ettirmiştir. Tozaklanmayla tarlasında GDO’lu ürünler yetişen komşu tarla sahiplerinden bile para talep ettiği belirtilmektedir. Ancak Monsanto’nun bu teknolojiyi hükümetleri de etkileyerek baskın şeklinde yaşama geçirmeye çalışması pek çok ülkede çiftçiler ve devlet-dışı örgütlerin kitlesel mücadelelerini tetiklemiş sonucunda istediği pazar genişlemesinin çok gerisine düşerek hisselerin önemli bir kısmını satmaya götüren bir bunalıma girmiştir.

SYNGENTA
Gelişimi ve Yapısı:
Tohum ve tarım kimyasalları alanında faaliyet yürüten Syngenta tarım sektöründe dünyanın en büyük şirketi. İki dev ilaç şirketi; Novartis (1996’da iki İsviçre firması olan Ciba-Geigy ve Sandoz’un birleşmesiyle kurulmuştu) ve AstraZeneca (bir İngiliz firması olan Zeneca’nın İsveçli Astra’yı 1998’de yutmasının sonucudur)’nın bioteknoloji ve tarım kimyasalları departmanlarının birleşmesi sonucunda 1999’da kurulmuş şirketin dünyanın 20’den fazla ülkesinde 20.000’den fazla çalışanı bulunuyor.

Kuruluşunun hemen ardından dünyanın en büyük tarım kimyasalları üreticisi olan Syngenta bioteknoloji alanındaki patentlere sahip olma ve tohum sağlayıcılık bakımından da üçüncü büyük şirket konumuna gelmiştir. Ancak Syngenta birleşmesinin iki şirket açısından bir mecburiyetin sonucu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Novartis ve AstraZeneca’nin tarımla ilgili bölümlerinin 1999 boyunca küresel ölçekte GDO’lu ürünlere karşı yükselen tepkiler nedeniyle oldukça düşük performanslar sergilemiş olmaları böyle bir sonucu doğurmuştur.

Suçlarından bazıları: Syngenta bugüne kadar Monsanto gibi kamusal teşhire çok fazla maruz kalmadı. Kendisini bu açıdan iyi sakınan şirketin halkla ilişkiler konusunda da kimi projelerle başarılı olduğu görülüyor. Örneğin böbrek hastaları için alerjik madde içermeyen pirinç projesi ya da A vitamini katkılı prinç projesi bunlardan ikisi. Şirket ayrıca ekonomik ve ekolojik anlamda sürdürülebilir tarım için faaliyet yürüten kendi isminde bir vakfı da fonlamakta. Ayrıca bir not olarak şirketin BM’nin 2002’de düzenlediği Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’ne de maddi katkıda bulunduğunu belirtelim. Tıpkı Ariel Dorfman’ın Türkçeye yeni çevrilen “Blake’nin Terapisi”ndeki çevrecilikten milyarder olan Temiz Dünya şirketi gibi…

Ne var ki tüm bunlar Syngenta’nın kara listeye alınmasını engelleyemiyor. Çünkü hiçbir okyanusun suyu bizim bu sürdürülebilirci şirketimizin bir tekel olmaktan gelen kötülüklerini temizleyemiyor. Syngenta da tarımsal bioteknolijinin diğer tekellerinin geliştirdiği patenti kendisinde bulunan tohumların kendi kontrol ve izinleri dışında kullanımına olanak tanımayan ‘terminatör’ teknolojisine sahiptir. Hatta şirket bunu daha da ilerletip ona ‘işbirlikçi’ tohumlar olarak anılan ve sonrasında şirketin başka ürünlerini de almak zorunda bırakan bir boyut da eklemiştir. Bu teknolojinin patentlerinin yarıdan çoğunu kontrol eden Syngenta bu sayede üreticileri kendisine bağımlı kılmaktan başka yüksek toksik madde içeren tarım ilaçlarıyla toprağı yoksullaştırmakta insan ve doğadaki bitki ve hayvan sağlığını bozmaktadır.

Syngenta’nın GDO’lu ürünleri en başta tarım alanlarını ve üreticileri vuruyor. Örneğin şirketin halihazırda pazara sürdüğü vahşi canlılardan gen transferiyle elde edilmiş GDO’lu tarım ilaçları güya ürünlerin zararlı ot ve böceklere karşı direnç kazanmasına yol açarken bir sonraki ürün döneminde sadece kullanıldığı tarlalarda değil çevresindeki geniş alanlarda yabani otların ve zararlı böceklerin tarım ilaçlarına karşı bağışıklık geliştirmesine yol açabilmekte çeşitli bitki ve hayvan türlerine zarar vermektedir. Organik ya da GDO’suz tarım yapılan komşu tarlalar da kısa süre içinde tozaklama etkisiyle bu zararlara maruz kalıyor. Buradaki üreticiler de şirketin kimyasallarını satın almak zorunda bırakılmış oluyor. Dolayısıyla bu ürünler her defasında daha fazla toprakta daha fazla GDO’lu tohum ve kimyasalların kullanılmasını gerektiren bir döngüye yol açacak ve buralardaki insanlara ve canlılara daha fazla zarar verecek kimi türler için bir doğal seleksiyon baskısına yol açacak gibi görünüyor. Şirketin glüfosinat glifosat içeren bitki ilaçlarının yaygın kullanımı İngiltere’deki tarla kuşlarının sayısında ciddi bir düşüş yarattığı belirtilmektedir.

Syngenta’nın bir diğer suçu Gramoxone (bilinen adıyla paraguat) gibi tarım işçilerinin ve çiftçilerin sağlığına ciddi zararları olduğu toprağı çoraklaştırdığı II.Dünya Savaşı sonrası yıllardan beri bilinen ve pek çok ülkede yasaklanmış bulunan yüksek toksikli bir tarım ilacını üretip satmaya devam etmesidir. İlacın memeliler kuşlar ve balıklar üzerindeki olumsuz etkileri olduğu araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Şirket yakın zamanlarda Çin’de bu ülke pazarı için paraguat üretecek yeni bir tesis kurmuştur.

SİZ NE YAPABİLİRSİNİZ?

• Bilgi edinme hakkınızı kullanın. Günlük olarak en çok tükettiğiniz gıdaların şüphe duyduğunuz tohum ve yemlerin listesini çıkararak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na Tarım İl ve İlçe Müdürlükleri kanalıyla bu gıdaların GDO’lu olup olmadığını sorabilirsiniz. Bilgi Edinme Yasası’na göre yetkililer sizi 15 gün içinde konuyla ilgili bilgilendirmek zorundalar. (Tarım Bakanlığı İnternet sitesindeki başvuru formunu doldurarak bilgi edinme hakkınızı kullanabilirsiniz.) İnternet üzerinden başvuru yapma şansınız yoksa şahıslar için ek1 tüzel kişiler için ek2 başlıklı dilekçe örneklerini doldurarak elden iadeli taahhütlü mektup ya da faks (gönderi belgesinin saklanması koşuluyla) ile başvuru yapabilirsiniz.

İletişim bilgileri: Adres: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Milli Müdafaa Caddesi No: 20 Kızılay Ankara
Telefon: 0 312 418 58 93 – 419 16 77 – 418 19 62 – 417 89 36 – 419 16 81
Faks: 0 312 419 16 80 – 417 71 68
E-Posta: bilgiedinme@tarim.gov.tr
Halkla İlişkiler ve Bilgi Edinme Merkezi

Alışverişlerinizde mağazanın dilek/şikayet kutusuna ürünlerin GDO’lu olup olmadığını bilmek istediğiniz yolunda isteklerde bulunun. Ürünlerin üzerine GDO konusunda uyarılar konulmasını talep edin. Üretici ve satıcıların tüketicilerin talep ve ihtiyaçlarının göz önünde bulundurması gerektiğini ve kamuoyunun yarattığı baskı gücünün ne denli etkili olabileceğini unutmayın. Sürekli ürünlerini satın aldığınız gıda firmalarının ücretsiz tüketici servislerine aldığınız ürünün GDO’lu olup olmadığını sorun.

• Şüphe duyduğunuz ürünleri siz de bizzat Ankara İl Kontrol Laboratuvarı ya da Bursa Gıda Merkez Araştırma Enstitüsü’ne analiz ettirebilirsiniz. Ancak analizler ücret karşılığı yapılıyor. (Ankara İl Kontrol Laboratuvarı Müdürlüğü Tel: 0 312 315 00 89 Bursa Gıda Kontrol ve Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü Tel: 0 224 246 47 21-22-23)

*Tanıdığınız insanları GDO konusunda biliçlenmeye teşvik edin.
17 Mart 2005 Perşembe – Milliyet
Meral Tamer
ABD dayattı: Irak’ta sadece GDO’lu tarıma izin var

Bu yıl 15 Mart Dünya Tüketiciler Günü’nde belli başlı tüketici örgütleri tüm dünyada tek bir konuyu işlediler: Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) yarattığı tehlikeler.

Türkiye’de de bazı tüketici örgütlerinin düzenledikleri panellerde aynı konu ön plana çıkarıldı. Tüketiciyi Koruma Derneği TÜKODER’in toplantısında konuşan Yıldız Teknik Üniversitesi biomühendislik ana bilim dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Şeminur Topal’ın şu sözleri tüyler ürperticiydi:

“Amerika seçimler sonrasında Irak’ta genetik modifikasyon dışında tarım yapmama kararı getirdi!” Yani Iraklı tarım üreticileri artık sadece genetik değişime uğramış tarım ürünleri üretebilecek. İnanılır gibi değil. Prof. Topal’a göre “ABD özellikle de geri kalmış ülkelerin tarımını ele geçirmeye çalışıyor ve bu politikasını ABD senato üyelerinin çoğunun yönetim kurulu üyesi oldukları çokuluslu şirketler eliyle yürütüyor.”
AB geçit vermiyor

Genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerinin anavatanı Amerika Arjantin ve Kanada. Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Ahmet Atalık’ın verdiği bilgiye göre 1996′da GDO’lu tarım yapan ülke sayısı 6 tarım yapılan alan 1.7 milyon hektarken 2004′te ülke sayısı 17′ye tarım alanı 81 milyon hektara yükselmiş. Arjantin’in yanı sıra Brezilya ve Meksika gibi bir zamanlar ABD’nin arka bahçesi durumundaki ülkelerle Çin ve Hindistan gibi nüfusu 1 milyarı aşkın ülkelerde de GDO’lu tarım yapılıyor. Dünyada GDO’lu gıda ürünleri pazarının toplam hacmi 1998′de 30 milyar dolarken 2003′te 70 milyar dolara yükselmiş bulunuyor.

Avrupa Birliği’ne üye 25 ülkeden sadece İspanya genetik değişime uğramış tarım ürünleri üretiyor. Almanya GDO’lu tarıma girip kısa süre içinde terketmiş. AB’ye aday ülkelerden Bulgaristan da GDO’lu tarımdan çıkmış.
Türkiye’de yok

Türkiye’de GDO’lu tarım yok. Ancak Prof. Şeminur Topal Amerika’nın Irak’ta sadece GDO’lu tarım yapılması dayatmasının bizi de yakından ilgilendirdiğine işaret ediyor ve diyor ki: “Bu hem Irak halkı için hem de komşumuz olmasından dolayı bizim için büyük tehlike. Çünkü GDO’lu tohumlar hem rüzgârın etkisiyle hem de hayvanlar vasıtasıyla bir ülkeden komşu diğer ülkeye kolaylıkla taşınabiliyor.”

GDO’lu gıda ürünlerinin ülkemize ithalatı da yasak ancak geçen yıl genetiği değiştirilmiş ürün faslından 1 milyon tona yakın mısır 400 bin ton da soya satın almışız. Yasağı delme gerekçesi: Gümrük kapılarımızda bu ürünleri analiz edebilecek laboratuvarımızın bulunmaması!
Hormonlu vejetaryen

Genetik yapıları değiştirilmiş gıda ürünlerinin alerji solunum bozuklukları ve mide rahatsızlıklarına neden olduğu kanıtlanmış ancak kanserojen etkisi konusunda henüz kesin bir bulgu yok.

ABD’de 3 yaşından küçük çocuklara GDO’lu gıda ürünü yedirmek yasak. Yine ABD’de 1998′de yapılan geniş çaplı bir araştırmanın sonuçları da GDO’lu ürünleri zanlı sandalyesine oturtuyor: Araştırma ebeveynleri vejetaryen ve et tüketen olmak üzere 2 gruba ayrılmış 14 bin çocuk üzerinde yapılmış. Ve ebeveynleri vejetaryen olan çocuklarda et yiyen çiftlerin çocuklarına oranla daha fazla doğum bozuklukları tespit edilmiş. Artan bir biçimde rastlanan en çarpıcı arıza erkek bebeklerin penislerinde anormallik ve çift cinsiyetli (hem penis hem de vajinaya sahip) çocukların dünyaya gelmesiymiş. Sorun annelerin hormon dengesinin bozulması olarak belirlenmiş. Araştırmacılara göre bu durumu açıklayabilecek en güçlü olasılık genetik değişime uğratılmış gıdaların artan kullanımı.

GENETİĞİMİZLE Mİ OYNANIYOR? – İNDİGO DERGİSİ

Tohumculuk Yasası tohum alanlarından kamunun çekilmesine ve sektörün tümüyle çokuluslu şirketler ile onların yerli temsilcilerine teslim edilmesine olanak sağlıyor…
2006 yılında yasalaştırılan Tohumculuk Yasası pek çok demokratik örgütün tepkisini çekmişti. Bu konu ile ilgili birçok bildiri yayınlayan örgütler yasaya şiddetle karşı çıkıyorlar. CHP‘nin 116 milletvekilinin de imzasıyla yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi‘ne dava açıldı. Davanın henüz sonuçlanmadığı yasa Ziraat Mühendisleri Odası‘nın da tepkisini çekmeye devam ediyor. Yasa ile ilgili basın açıklaması yapan Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Dr. Gökhan Günaydın Tohumculuk Yasasının ülkemizin tarımımızın ve gıda geleceğimizin yok edilmesi anlamına geldiğini savunuyor.

“Tohum Yaşamdır Yaşam Bizimdir..”

Ülkemiz tarımında uygulanan yanlış ekonomi politikalarına bir yenisi daha ekleniyor. Şu anda meclis gündeminde olan Tohumculuk Yasası ülkemizin tarımımızın ve gıda geleceğimizin yok edilmesi anlamına geliyor.

Gıdamızın güvencesini egemenliğini çokuluslu gıda ve tarım şirketlerine veriyor. Bu yasa diğerlerinden farklı. Bu yasa Amerika‘nın Irak‘ı işgalinden sonra çıkardığı 81 nolu kararnamenin benzeri. Uluslararası tohum tekelleri Irak‘ta savaş yoluyla çiftçileri tohumsuz halkı gıdasız bırakmıştı.

Türkiye‘de ise bu tarz bir işgal savaşa gerek kalmadan gerçekleşiyor. Meclis lobilerinde dolaşan tohum tekelleri milletin meclisini esir almaya çalışıyor. Halk bu yasa ile yaşamından koparılıyor. Bu yasa çiftçileri tüketicileri ekoloji örgütlerini görmezden geliyor. Bu yasa geleceğimizi patent altına alıyor ve bu hakları tarım tekellerine devrediyor. Bu yasa halkın gıda güvenliğini ortadan kaldırıyor.

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Dr. Gökhan Günaydın Tohumculuk Yasası ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

Röportaj: Gülşen Kaş

Gülşen: GDO nedir?

Dr. Gökhan Günaydın: Biyo-teknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki – hayvan ya da mikroorganizmalara “Transgenik” ya da “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” denilmekte ve bu ürünler kısaca “GDO” olarak adlandırılmaktadır. Bu kapsamda örneğin domuza ait gen domatese bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilmektedir.

Gülşen: Tohumculuk Yasası Meclis‘ten hızlı bir şekilde geçirildi yasanın çıkarılmasının gerçekteki amacı nedir? Neye ve kime hizmet etmektedir?

Dr. Gökhan Günaydın: TBMM‘de 31 Ekim 2006 tarihinde kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk Yasası 8 Kasım 2006 tarihinde Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yasa tohum alanından kamunun çekilmesi ve sektörün tümüyle çokuluslu şirketler ile onların yerli temsilcilerine teslim edilmesini amaçlamaktadır.

2004 yılından beri TBMM gündeminde olan hatta 23 Kasım 2004 tarihinde Danışma Kurulu kararıyla görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması bile kararlaştırılmış bulunan düzenleme aradan iki yıl geçtikten sonra TBMM tarafından yasalaştırılmıştır. Avrupa Birliği‘ne uyum yasaları arasında yer aldığının iddia edilmesine karşın Yasanın 3 4 6 7 8 11 12 ve 15. maddelerinin AB müktesebatı ile çelişmesi dikkat çekmektedir.

Yasanın “tohumculuk” alanını düzenlediği ileri sürülse de toplam 43 maddeden yürürlük ve yürütmeyi düzenleyen 2 madde ile amaç kapsam ve tanımlamayı içeren 3 madde hariç tutulduğunda tohumculuğu düzenleyen madde sayısı 12‘ye düşmektedir. Yasanın 25 maddesi tohumculuk birliğinin kurulmasıyla ilgili düzenlemeler getirmektedir. Bu nedenle 5553 sayılı Yasa adeta “tohumculuğu” değil “tohumculuk birliği”ni düzenlemek üzere çıkarılmıştır.

Yasa ile “bitki ıslahçıları tohum sanayicileri ve üreticileri fide üreticileri fidan üreticileri tohum yetiştiricileri tohum dağıtıcıları süs bitkileri üreticileri ve tohumculukla ilgili diğer konularla iştigal eden en az yedi gerçek veya tüzel kişi tarafından faaliyet konularına göre” alt birlikler ve bunların üst birliği olarak kamu kurumu niteliğinde meslek üst kuruluşu statüsünde Türkiye Tohumcular Birliği kurulmaktadır. Üstelik Yasa‘nın 15. maddesi ile tohumluk üretimi tohumluk sertifikasyonu tohumluk ticareti ve piyasa denetimi konusundaki yetkilerin bu birliğe devredilmesi öngörülmektedir.

Yasa ile Türkiye‘de Tarımsal Araştırma Genel Müdürlüğü‘ne (TAGEM) bağlı Enstitülerin tarımsal AR-GE faaliyetleri sonucunda Tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüğü‘ne (TİGEM) ait çiftliklerde tohum üretip ucuz fiyatlarla ve zamanında üreticiye ulaştırma şeklinde işleyen kamusal tohumculuk sistemi “demode” ilan edilmekte; devlet olmazsa olmaz bir yaşamsal alandan daha çekilerek yabancı şirketler ile onların yerli uzantılarına yeni kâr alanları yaratılmaktadır.

Türkiye‘nin tohum üretim gücünü tümüyle kırılmaktadır. Yasa sektör ve üretici için yıkım; çokuluslu şirketler ile onların taşeronları için ise yeni kar alanları anlamına gelmektedir.

Gülşen: Bu Yasa geleneksel tohumlarımızı kullanamayacağımız anlamına mı geliyor?

Dr. Gökhan Günaydın: Tüm Avrupa‘daki bitki çeşidine yakın bir sayıda olmak üzere 3 bini endemik toplam 13 bin bitki çeşidine sahip olan Anadolu coğrafyası gen bankası niteliğindedir. Günümüz Türkiye‘si sebze tohumluğunda % 90‘ın üzerinde dışa bağımlıdır. Sertifikalı hububat tohumluğunun ise ancak % 25‘i üretilebilmektedir.

Aslında özel sektör sebze mısır ayçiçeği gibi yabancı döllenen tohum piyasasının karlılığını çoktan fark etmiştir. Bu bağlamda özellikle Hollanda İspanya ve İsrail kökenli firmalar yerli ortaklarıyla Türkiye‘de tohum üretip pazarlamakta ya da doğrudan ithal ürün satış ağı oluşturmaktadır. Yerli çeşitlerimizin neredeyse tamamının kaybolmasına neden olan bu süreçte örneğin bir kg. domates tohumu 18 – 20 bin dolar fiyatla satılmakta ve üreticinin sömürü düzeyi giderek artmaktadır. Yabancı ve yerli aracıların etkisiyle üreticinin eline geçen gelirden yaklaşık 5 kat fazla fiyatlarla domates tüketen tüketicinin “eski domateslerin tadını arama” düzeyinde kalan yakınmaları üretici ve tüketici dayanışmasına yönelik anlamlı bir sonuç üretmemektedir.

Gülşen: Canlı bir şeyin patenti alınabilir mi? Tohum patenti almış şirketlerin amacı ne?

Dr. Gökhan Günaydın: Yasa Tasarısının 15. maddesinde bahsedilen yetki devriyle birlikte kamu üretim sertifikalandırma ticaret ve denetimi uluslararası dev tarım şirketlerine bırakılacaktır. Böylelikle de ülkemizin “gıda güvenliği” ve “gıda güvencesi-egemenliği” bir avuç uluslararası gıda tekelinin kar histerisine terk edilecektir.

Gülşen: GDO‘lar tarım sektörünü nasıl etkileyecek?

Dr. Gökhan Günaydın: İnsan hayvan bitki mikroorganizmalarda yapılan her bir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyoçeşitliliği yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğini de etkileyecektir.

Modern tarım yöntemlerinin yol açtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler GDO‘nun tehdidi altındadır. Çünkü GDO‘ların aktarılmış genleri çevresinde geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebilmektedir. Arılar kuşlar böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler GDO‘lu polenleri alıp komşu tarlalara taşıyabilmekte komşu tarlaya bulaşan genler oradaki üründe de genetik değişikliğe neden olabilmektedir. “Gen kaçışı” adı verilen bu bulaşma sonucunda yaşamın sürdürülebilirliği açısından çok büyük önem taşıyan bitkiler giderek tek tipleşmekte doğal çeşitlilik azalmaktadır.

Böylece milyonlarca yılda oluşan türler 5-10 yıllık bir sürede yok olma tehlikesiyle karşılaşmaktadır. Bu yüzden GDO yeryüzündeki milyonlarca canlı türün varlığını tehdit ve eko sistemi tahrip etmektedir.

Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki göreceli olarak verimi yüksektir ama aniden ortaya çıkabilecek bir hastalık ya da zararlı o türün yok olması ve dünyada artık başka bir tür buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilir.

Türkiye‘nin biyolojik ve endemik (sadece o yörede bulunan) bitki türleri açısından çok zengin olması nedeniyle tür çeşitliliğini tehdit eden GDO‘lar konusunda önlem alınması sadece Türkiye için değil dünyanın biyolojik mirasının gelecek nesillere taşınabilmesi açısından da yaşamsal önem taşımaktadır.

Ulusal Biyo-güvenlik Yasası

Gülşen: Biyo-güvenlik Yasası‘nın çıkarılmamasının sebebi nedir?

Dr. Gökhan Günaydın: Hükümet “Ulusal Biyo-güvenlik Yasası”nı üç yıla yakın süredir çıkarmayarak ithalat lobilerinin rahat çalışacağı bir ortamı hazırlamaktadır. Bu alana yönelik AB uygulamaları göz ardı edilmekte; tüketiciye tükettiği ürünün GDO‘lu olup olmadığını etiket üzerinden görme hakkı bile tanınmamaktadır.

Mevcut Yasa Taslağı‘nın konu ile ilgili AR-GE faaliyetlerini yürütecek bir enstitü kurmayı hedefleyen GDO‘lu ürünlerin ithalatı ve üretimini ülkemiz çıkarları doğrultusunda denetleyen bir içeriğe dönüştürülmesi gerekmektedir.

Gülşen: Her yıl binlerce ton GDO mısır ve soya ve sair ürünler ülkemize denetimsiz bir şekilde girmektedir. Bunun sonucunda insanlarımızın sağlığı tehlikeye girmektedir. Bu ürünleri denetlemenin bir yolu var mıdır?

Dr. Gökhan Günaydın: Bu ürünler 1998 yılından bu yana hiçbir denetime tabi olmadan Türkiye‘ye rahatça girmektedir. Örneğin yalnızca 2003 yılında Türkiye 1.8 milyon ton mısır 800 bin ton soya ithal etmiştir. Mısırın % 81‘i Soyanın ise % 88‘i ABD ve Arjantin‘den gelmiştir; neredeyse tamamı GDOlu‘dur. Türkiye‘nin gümrüklerinde GDO‘lu ürün ayrımı yapabilecek laboratuar altyapısı yoktur. Ankara ve Bursa‘da kurulu laboratuarlar ile etkin bir denetimin yapılabilmesi de olanaksızdır.

Böyle bir durumun kabulü mümkün değildir. Gümrüklerimizde GDO‘lu ürün ayrımını yapacak laboratuar altyapısını kurarak bunun önüne geçebiliriz. Bu laboratuarların kurulması 1 milyon dolara mal olmaktadır. Türkiye‘nin 1980‘lerin ortalarında 1 km otoyol yapımı için 10 milyon dolar harcadığı düşünüldüğünde laboratuar altyapısının kaynak eksikliği nedeniyle kurulamadığı savının ne kadar gerçek dışı olduğu ortaya çıkmaktadır. GDO‘lu ürün ithalatından rant sağlayan çevreler bu laboratuarları istememektedir.

800 çeşit GDO‘lu ürün sofralarımızda!

Gülşen: Başka hangi GDO‘lu ürünler ülkemize girmektedir?

Dr. Gökhan Günaydın: Bugün dünyada genetiğiyle oynanmış pek çok ürün bulunuyor. Bunlardan bazıları mısır patates domates pirinç soya buğday kabak balkabağı ayçiçeği yer fıstığı bazı balık türleri kolza kasava ve papaya olarak sıralanabilir. Ayrıca muz ahududu çilek kiraz ananas biber kavun karpuz ve kanola üzerindeki çalışmalar da devam ediyor.

Mısır ve soya genleriyle oynanmış bitkiler arasında ilk sıralarda yer aldığı için bu bitkilerden üretilen yan ürünlerin kullanıldığı bütün ürünler GDO‘lu olma riski taşıyor. Mısır ve soyadan üretilen yağ un nişasta glikoz şurubu sakaroz früktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında bulunuyor. Örneğin; bisküvi kraker kaplamalı çerezler pudingler bitkisel yağlar bebek mamaları şekerlemeler çikolata ve gofretler hazır çorbalar mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO‘lu olma riski taşıyan gıdaların başında geliyor.

Sonuç olarak 800 çeşidin üzerinde GDO‘lu ürün hiçbir denetime tabi olmadan tüketici sofrasına ulaşıyor.

Ekolojik denge büyük tehlike altında!

Gülşen: GDO‘lu ürünler genetik yapımızda ne gibi değişiklikler yaratır? Bunun sağlığımıza olumsuz etkileri nelerdir?

Dr. Gökhan Günaydın: GDO‘lu ürünler çevre biyolojik çeşitlilik ve ekolojik denge insan ve hayvan sağlığı ülkelerin sosyo-ekonomik yapıları üzerine birçok olumsuz etkiler doğuruyor var olan ilişkileri – dengeleri bozuyor yeni bağımlılık ilişkileri yaratıyor.

Gülşen: Çevre Biyolojik Çeşitlilik ve Ekolojik Dengeye Etkileri neler?

Dr. Gökhan Günaydın: Tüm Avrupa‘da 13 bin dolayında bitki çeşidi bulunurken bunun 11 bini Türkiye‘de yer alıyor. Bunlardan bir kısmı ise endemik. Böyle bir flora eksenine kontrollü alanlar dışında GDO‘lu ürünleri soktuğunuzda genetik çeşitler kayboluyor yerel türler GDO‘lu ürünlerle rekabet edemediğinden hızla kayboluyor. Bir kez gen aktarımı başlamışsa genetiği değiştirilmiş ürünün değiştirilmemiş ürünlere bulaşması önlenemez hale geliyor. Bir süre sonra zengin biyo-çeşitliliğin yerini GDO‘lu homojen ürünler alıyor…

Ayrıca tarımsal üretime zararlı olduğu kabul edilen böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bitkilere aktarılan toksin (zehir) karakterli genler o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden olabiliyor.

Bunun yanında yabancı ot ilaçlarına dayanıklılık geni aktarılmış bir bitkinin bu genlerinin rüzgar ya da kuş arı gibi etkenlerle başka bitkilere bulaşması sonucunda bu geni alan yabancı otlar savaşılması güç bir şekilde çoğalabiliyor.

Sağlık açısından risk ve tehditleri

Gülşen: Sağlık Açısından Risk ve Tehditlerinden bahseder misiniz?

Dr. Gökhan Günaydın: GDO‘ların insan ve hayvan sağlığı açısından doğurduğu risk ve tehditler; yatay gen transferi alerjiler antibiyotiklere direnç toksin birikimi ve doğurduğu metabolizma değişikleri ile tanımlanabilir.

Bu alanda yapılan çalışmaların yetersizliğinin özellikle altının çizilmesinde yarar var. Kısacası bu çalışma alanı nedense “fonlanmıyor”. Yapılan yetersiz çalışmalarda risk – tehlike bulgusuna ulaşan ve bunu açıklayan bilim adamlarının hemen yöntemleri bilimsel yeterlilikleri tartışma konusu ediliyor. İşte bulgulardan bazıları;

Yatay Gen Transferi: DNA alımından 48 saat sonra fare karaciğerinde DNA sindirimi saptanmış olup (schubert ve diğerleri 1997) GDO‘lu mısırla beslenmiş tavuklarda DNA‘nın tamamen sindirilmiş olması (chamber ve diğerleri 2002) işin diğer önemli boyutunu ortaya koyuyor.

GDO Kökenli Yiyecek Alerjileri: İnek sütü yumurta balık kabuklu deniz mahsulleri soya fıstık buğdayda alerji saptanıyor. Soya alerjisi en çok rapor edilen alerji grubunu oluşturuyor.

GDO Geliştirmede Kullanılan İşaret Genleri ve Antibiyotiklere Direncin Artması: GDO‘lardan başka canlılara gen kaçışında insan sindirim sisteminin bu geçiş için uygun ortam sağlayabileceği sonucuna ulaşılmış durumda. Bu alanda yapılan bir araştırmada 12 sağlam 7 ameliyatlı hasta herbisit direnci içeren soya ile beslenmiş ve sonuçlar not edilmiş. Saptama şu: Yabancı DNA sağlıklı bireylerde sindirim sistemi ve bağırsak bakterilerinde kalmadan dışarı atılmış hasta bireylerde ise DNA‘nın % 4‘ü sindirim sistemlerinde ve bağırsak bakterilerinde bulunmuştur.

Yine GDO‘larda bulunan genler ve ürettikleri enzimlerin meyve sebzelerin çiğ yenmesi durumunda mide ve bağırsak tarafından tutulabilmesi söz konusudur.

GDO‘lardan Elde Edilen Gıdalardaki Toksin Birikimi: GDO‘lu patatesin (glanthus nivalis agglutinin geni) sıçan mide çeperi üzerinde uyarıcı büyüme etkisi saptanmıştır (fenton ve diğ. 1999). Ayrıca kardelenden elde edilmiş lektin geni ürününün laboratuvar koşullarında insan akyuvarlarına bağlandığı görülmüştür.

GDO‘larda ve Tüketicilerdeki Metabolizma Değişikleri: Bu alanda 13000-22000 kat daha fazla bebek cinsiyet sorunları endokrin cevaplı kanserler saptanmıştır (sanderman ve wellmann 1988).

GDO‘lu ürünlerin nesiller boyunca amacı dışında bir olumsuz etki yaratmayacağının küçük yan etkilerinin ise nasıl giderileceğinin üretici çokuluslu şirketler tarafından yapılan uzun süreli araştırmalar ile saptanması duyurulması ve farklı durumlarda tazmin riskinin üstlenilmesi gerekmektedir.

Üretim yeterli. Sorun siyasi!

Gülşen: Düne kadar böyle bir ihtiyaç yoktu. Birden bire bu ihtiyacın ortaya çıkmasının nedeni nedir?

Dr. Gökhan Günaydın: GDO‘lu ürünlerin üretilme amaçlarına yönelik olarak bazı iddialar dile getirilmektedir. ABD Başkanı George W. Bush‘a göre GDO teknolojisi tüm dünyadaki açlık sorununa çözüm bulabilmek için üretilmiştir; “Verim artacak gıda bollaşacak herkes doyacak!” Şu kadarını biliyoruz ki dünyada 800 milyonun üzerinde insan aç. Ancak dünyada üretilen gıdalar aslında tüm dünyayı doyurmak için yeterli. Sorun gıdaya ulaşmak için yeterli paraya sahip olamamak. Bu bağlamda açlık üretim yetersizliğinden değil üretilen gıdanın adil paylaşılmamasından ileri geliyor. Kısacası sorun siyasi…

Ayrıca hammaddeden işlenmiş maddeye kadar olan zincirde çevreye daha az zararlı besleyici değeri daha yüksek raf ömrü daha uzun ürünlerin elde edilmesinin amaçlandığı savunuluyor. Dünyada en çok yabancı ot ilacına ve zararlılara dayanıklılık ile bunların her ikisine birden dayanıklılık geni aktarılıyor bitkilere. Soruna salt “teknik açıdan” bakıldığında biyo-teknolojiyi kullanan ve geliştirenlerin özellikle son on yılda bu alandaki duyarlılıklarının birden bire arttığı sonucuna varılabilir…

Soruna teknoloji ve mülkiyet ilişkileri açısından bakarsak GDO teknolojisinin mülkiyetine sahip olanlar açısından çok büyük bir “sermayenin yeniden üretim alanı” olduğunu görebiliriz. Buna karşılık teknolojiyi satın alanlar açısından ise bağımlılığı derinleştirmektedir. GDO‘lu ürünler üzerine çalışmaların ABD kökenli şirketler tarafından başlatılması da hiç sürpriz değildir.

Gülşen: GDO‘lu ürünler dünyanın hangi ülkelerinde yaygın olarak kullanılıyor? Türkiye‘de GDO‘lar denendi mi?

Dr. Gökhan Günaydın: Bugün tüm dünyada Türkiye yüzölçümüne yakın bir alanda Transgenik ekim yapılmakta olup ekim alanlarının % 99‘u; ABD Arjantin Kanada Çin ve Brezilya‘da bulunmaktadır. 1990 yılından beri GDO‘lu ürünler Amerika‘da kullanılmaktadır. Amerika‘da 50‘den fazla GDO‘lu ürün kullanılmaktadır ancak bunlarda etiket zorunluluğu yoktur. Avrupa‘da 1990‘lı yıllarda GDO‘lu ürünlerin ortaya çıkmasıyla birlikte hemen tüketicinin korunmasını sağlayacak yasal düzenlemeler devreye konulmuştur. Bilimsel çalışmaların kısıtlanması pazara sunumun yasaklanması transgenik bitkilerin ekilmemesi sağlanmıştır. Şu anda AB ülkelerinde çok sıkı testlerden geçtikten sonra sadece birkaç ürünün satışına izin verilmektedir.

Türkiye‘de 1998 yılından bu yana “Transgenik kültür bitkilerinin alan denemeleri” adı altında denemeler yapılmaktadır. Denemelerin kontrollü alanlarda yapıldığı iddia edilmekle birlikte piyasadan toplanılan numunelerde GDO‘lu ürünlere rastlanması yasak olmasına rağmen Türkiye‘ye kaçak olarak GDO‘lu tohum sokulduğu ve ekiminin yapıldığını göstermektedir. Bilim adamlarının çeşitli kent pazarlarından aldıkları domates mısır ve patates örnekleri üzerinden yaptıkları analizlerde de bazı örneklerde GDO bulunmuştur.

Türkiye tarımda bile dışa bağımlı!

Gülşen: Türkiye GDO‘ların ne kadarını kullanmak zorunda?

Dr. Gökhan Günaydın: GDO teknolojisi “yaşamı patent altına alma esasına” dayanıyor. Birkaç gen aktarılan “yeni çeşit” firmaların mülkiyetine giriyor ve “yeni piyasa” kurgulanmaya başlanıyor. Tohumlar kendini yeniden üretemiyor. Bu bağlamda çiftçinin ürününden tohumluk ayırma hakkından da söz edilemiyor.

GDO‘lu ekim alanlarında kullanılmak üzere geliştirilen kimyasal ilaçları üreten firmalar GDO‘lu tohum üreten firmalar tarafından satın alınıyor; böylece tohumdaki şirket egemenliği tarımsal ilaç piyasası ile pekiştiriliyor.

Türkiye GDO‘lu tohum kullanmak bunları ithal etmek ve tüketmek zorunda değil. Söz konusu olan ürünler mısır soya pamuk kolza domates patates… Bunlar Türkiye‘nin hemen tüm ekolojik bölgelerinde üretilebilen ürünler. Buna karşılık ilk dört üründe uygulanan yanlış tarımsal politikalar ile Türkiye dışa bağımlı hale gelmiştir. İstenirse bu zincir birkaç yıl içinde kırılabilir. Ama öncelikle kendine yeter bir ülke hedefini ıskalayıp “varolan bağımlılığı derinleştirmeye çalışmak; bunu da ‘günün gereği‘ olarak duyurmak” anlayışından vazgeçilmesi gerekiyor.

Hammadde işlenmiş ürün hangi nitelikte olursa olsun ülkeye GDO‘lu ürün girişi yasaklanmalıdır. GDO‘lu tohumların kontrolsüz alanlarda ekimine asla izin verilmemelidir. Gümrüklerde iç piyasada etkin bir denetim sistemi kurulmalıdır. Türkiye GDO‘lu ürünler konusunda kendi araştırmalarını yapmalı teknolojisini kendi üretmelidir. Tarımda girdiden çıktıya tüm alanlarda bağımlılık zincirini kıran kendi potansiyelini kullanan bir politika izlenmelidir.

Gülşen: Tohumculuk Yasası‘nın iptali söz konusu olabilir mi?

Dr. Gökhan Günaydın: Ana muhalefet partisi CHP tarafından Tohumculuk Yasası‘nın iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi‘ne başvurulmuştur.

Yasanın Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın tohumluk üretimi ithali ve ihracıyla standarda uygunluğunu denetleme yetkisini devretmesine imkan tanıyan hükümleri ile alt birlik-üst birlik oluşturan hükümleri açıkça Anayasa‘ya aykırıdır. Bu nedenle yasanın iptal edilmesi gerekmektedir.

GDO‘ya Hayır Platformu

Gülşen: GDO‘lu ürünlere karşı bir kampanya başlattınız. Bu kampanyadan bahseder misiniz?

Dr. Gökhan Günaydın: GDO‘ya Hayır Platformu‘nun “Canavar Balon” kampanyası sırasında topladığı 100 bin imza 15 Şubat 2005 tarihinde TBMM Dilekçe Komisyonu‘na teslim edilmiştir. Dilekçe Komisyonu 17 Mart 2005 tarihinde konunun tarafları ile bir toplantı yapmıştır. TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Yahya AKMAN 2006 Mart ayında yaptığı bir açıklama ile halkı insan sağlığına zararlı olabilecek bu ürünlere karşı uyararak GDO‘lu ürünlerin üretildiğini bilen yan etkileri olduğunu düşünen bu konuda bilimsel çalışma yapan herkesi ilgili kurumlara başvurmaya çağırmıştır.

Odamızın da içinde yer aldığı GDO‘ya Hayır Platformu‘nun etkin çalışmaları devam etmektedir.

Kamuoyu baskısı çok önemli

Gülşen: Bu konuda bizim yapabileceğimiz neler var?

Dr. Gökhan Günaydın: Günlük olarak en çok tükettiğiniz gıdaların şüphe duyduğunuz tohum ve yemlerin listesini çıkararak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘na Tarım İl ve İlçe Müdürlükleri kanalıyla bu gıdaların GDO‘lu olup olmadığını sorabilirsiniz. Bilgi Edinme Hakkı Yasası‘na göre yetkililer sizi 15 gün içinde konuyla ilgili bilgilendirmek zorundalar.

Sürekli ürünlerini satın aldığınız gıda firmalarının ücretsiz tüketici servislerine aldığınız ürünün GDO‘lu olup olmadığını sorun. Alışverişlerinizde mağazanın dilek/şikayet kutusuna ürünlerin GDO‘lu olup olmadığını bilmek istediğinize ilişkin mesajlar bırakabilirsiniz. Üretici ve satıcıların tüketicilerin talep ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurması gerektiğini ve kamuoyunun yarattığı baskı gücünün ne denli etkili olabileceğini unutmayın.

Şüphe duyduğunuz ürünleri bizzat Ankara İl Kontrol Laboratuarı ya da Bursa Gıda Merkez Araştırma Enstitüsü‘ne analiz ettirebilirsiniz. Ancak analizler ücret karşılığı yapılmaktadır.

Konuyla ilgili yayınlarımızı dikkatle okuyarak çevrenizdeki herkese GDO‘lar ve risklerinden söz edebilir GDO‘lar konusunda bilgilenmelerini sağlayabilirsiniz.

Biyografi

Dr. Gökhan GÜNAYDIN

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı

1964 yılında Amasya‘da doğdu. 1985 yılında Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümünden mezun oldu. 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1994-95 akademik yılında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü‘nde (TODAİE) Kamu Yönetimi Lisansüstü Uzmanlık Programını (KYUP) tamamladı. 1997 yılında Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi‘nden mezun oldu.

2000 yılında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezinde Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası Eğitimi‘ni tamamladı. 2003 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi “AB Sertifika Hukuku” programından mezun oldu. 2006 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalında “Avrupa Birliği Genişleme Sürecinde Türkiye Kırsal ve Tarımsal Politikalar “başlıklı tezi ile Doktora çalışmasını tamamladı.

Son üç yılı Başkan olmak üzere yedi yıldır Ziraat Mühendisleri ODASI Yönetim Kurulu‘nda görev alan Günaydın‘ın tarım sektörü ile ilgili yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır.
BİRAZ UZUN OLDU AMA  (gerçekler bunlar)


 
Email This Post Email This Post    |    YORUM YAZ   |    Print This Post Print This Post    |    Favorilerinize ekleyin!
Bu yazı Pazartesi, 08 Şubat 2010, 16:13 tarihinde Genel, haber, ŞİKAYETLER kategorisi altında yayımlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.