Email This Post Email This Post    |    Print This Post Print This Post    |    Favorilerinize ekleyin!
 
Çevremizde Yaşadığımız Tehditler

cevre
Tüm İstanbul, bütün Marmara; bütün Marmara, tüm İstanbul için!

Koca Marmara Bölgesi derin bir çukura dönmüş durumda. Gittikçe derinleşen bu derin çukur bataklık misali üzerindeki yaşamı dibine doğru çekiyor. Bölge sınırları içerisine yapılan her bir proje bu bataklığı daha derinleştiriyor.

Denilebilir ki, “Bu eski hikaye… Marmara Bölgesi’nin koca bir kalkınma ve sanayileşme tarihi boyunca Türkiye’de belki de en hor kullanılan yer olduğunu zaten biliyoruz”.

Ancak Marmara şimdilerde birbiri ardına gelen ve gelecek olan madencilik, enerji, ulaşım projeleri sil silesiyle topyekun bir ekolojik yıkımın eşiğinde.

Bugüne kadar ormanıyla, parklarıyla, kentsel dönüşüm çerçevesinde yeniden “düzenlenen” meydan ve mahalleleriyle İstanbul göz önündeydi. Ancak, bakıldığında Bursa’dan İğneada’ya, Balıkesir’den Sakarya’ya Marmara’nın tümünde “bağzı” şeyler olmakta. Hem de merkezine İstanbul’un oturduğu büyük bir dönüştürme projesinin parçası olarak.

Marmaralılar ve İstanbullular 28 Aralık Pazar günü Kadıköy’de göz önünde olup da bir türlü görülemeyen Marmara’nın meselelerini İstanbul’un sorunlarına katarak yapacakları bir mitingle ilan edecekti. Ama İstanbul Valiliği Kadıköy’de miting yapılmasına izin vermedi. Gerekçe, biri Maltepe’deki, diğeri Yenikapı’daki dolgu alanları dışında İstanbul’da toplantı, miting ve gösteri yapmanın yasaklanmış olması.

Ancak, gösterilen alanlar bu işin ruhuna ters. Bir kere, söz konusu yeni “miting” alanları kentten kopuk mekanlar. Özellikle ana meselelerden birinin İstanbul kentinin sorunları olduğu bir miting, gözlerden uzak, gündelik hayattan yalıtılmış bir mekana hapsedilmeye çalışılmakta. Bu durumun kendisi de, ana sorunlardan biri olan kentin müşterek alanlarının halka kapatılmasına tam da örnek teşkil ediyor.

Üstelik, birazdan değineceğimiz gibi, mitinglerin düzenlenme nedenleri arasında farkındalık yaratmak da bulunmakta. Bir kent meydanında yapılan barışçıl bir miting kentin her günkü rutin işleyişini belki kısa bir anlığına sekteye vurdurabilir. Ama bu durum dikkatleri mitinge ve dolayısıyla dile getirilen sorunlara çekmenin de bir yoludur. Oysa, hayattan uzak “steril” miting alanları bu etkiyi kesinlikle sağlamaz.

Öte yandan işin sembolik yanına gelirsek… Kentsel dönüşüm ve mega projelere karşı çıkarken, bu inşaatlardan çıkan moloz ve hafriyat malzemelerinin dolgu malzemesi olarak kullanıldığı denizden “kazanılmış” alanlarda –hem de denizdeki eko-sistemi bozan etkileri de varken- miting yapmak, hareketin tutarlılığını oldukça zedeleyen bir görüntü verir.

İşte bu nedenlerle, Yenikapı veya Maltepe dolgu alanlarında miting yapmak Marmara halkı tarafından bir seçenek olarak bile görülmedi. “Madem Kadıköy’de mitinge izin verilmedi; biz de yine 28 Aralık’ta, yine Kadıköy’de anayasal hakkımız olan kürsüsüz kitlesel yürüyüş ve basın açıklaması düzenleriz” dediler.

Peki Marmara halkının mitinge izin verilmemesinden dolayı bir kaybı oldu mu? Bir miting neden yapılır sorunsunun cevaplarına kısaca göz atarak anlamaya çalışalım:

Sayıları göstermek… Toplumsal hareketler gösteri, yürüyüş, imza toplama ve miting gibi kitlesel eylemler yoluyla katılımcılarının sayısal büyüklüğünü gözler önüne sermeyi hedefler. Ortadaki mesele(ler) yüzünden mağdur olanların ve kendilerini destekleyenlerin sayısını göstererek hem hedeflerindeki yetkililere bir uyarı gönderirler; hem de genel kamuoyuna “İşte biz bu kadarız; sen de bize katıl’” mesajını verirler.

Ağlar oluşturmak… Bir mitingin hazırlık süreci de eylemin kendisi kadar önemlidir. Çünkü farklı grup, örgüt ve bireyler birbiriyle iletişime geçer. Kendi deneyimlerini, yaşadıklarını, bilgilerinin birbirlerine karşılıklı olarak aktarırlar. Paylaştıkları ve ayrıştıkları noktaları görürler. Bunun üzerinden beraber hareket etmenin zeminini oluştururlar. Kim olarak hak talep ettiklerini belirler; ortak bir kimlik oluştururlar. Mitingin düzeni, ulaşımı, pankartların hazırlanması, konuşmaların içeriğinin belirlenmesi gibi bir dolu işi beraber yapıp, aralarındaki güven ilişkilerini geliştirirler ve dayanışma içerisinde çalışmayı tecrübe ederler. Bunların hepsi de mücadelelerini sonraki aşamalarda devam ettirebilmelerinin önemli bir basamağı olur.

Meselerini gündeme taşımak… Miting yapmanın bir başka amacı da toplumun ve siyasetin gündeminde kendi konularını gündeme taşımaktır. Bunu dikkat çeken slogan ve pankartlarıyla, sokak tiyatrolarıyla, sokak şenliğine dönüştürdükleri eylemlerine kafaları döndürerek yaparlar. Ama bir o kadar da, hazırlık aşamasında yapılan basın açıklamaları, sosyal medyada dolanan mitinge çağrı videolarıyla gerçekleştirirler.

Tüm bunlar hesaba katıldığında, Marmaralılar –ve onlara katılacak diğer bölgelerden mağdurlar- miting düzenlemekte hedeflerine ulaştılar bile. Marmara ekolojik bir yıkıma sahne olan bir alan olarak belirlendi. Bir arada ve dayanışma içerisinde bu gidişata dur demenin yollarını açacak bağlantıları aralarında kurdular. Geçtiğimiz hafta Marmara’nın çeşitli yerlerinde eş zamanlı gerçekleştirilen insan zinciri eylemleri ile dikkatleri çektiler. Artık “Tüm İstanbul, bütün Marmara; bütün Marmara, tüm İstanbul için” diyen bir hareket ağının temelleri atıldı.

Öte yandan sayılar meselesine gelince… Anayasal hakları olan ve izin alınmasını gerektirmeyen barışçıl kitlesel yürüyüş ve basın açıklaması yolunu kullanacaklar. Marmara Kent ve Doğa Buluşması adı altında Pazar günü ne kadar olduklarını göstermeye çalışacaklar.

Şimdi sözü eylemin ana çağrıcıları olan Kuzey Ormanları Savunması ve İstanbul Kent Savunması’na bırakıp, Marmara’nın karşı karşıya olduğu tehlikeleri ve beraber hareket etmelerinin nedenlerini ortak kaleme aldıkları yazıdan okuyalım:

“40 yıl önce, sahillerinden denize girilen bir bölgeydi burası. Sokakları deniz ve zeytin kokar; denizi balık kaynardı. Dilovası’nda yetişen kanser değil üzümdü ve Kocaeli, Gökova’ya benzerdi. İstanbul’dan İzmit’e trenle gidilirdi ve Haydarpaşa Garı’nda “merdivenlerin üstünde güneş, yorgunluk ve telaş” vardı. Köprüler henüz Boğaz’ın boğazına sarılmamıştı ve İstanbul vahşi dev bir köy değil, çok-merkezli, yaşanabilir bir kentti. 70’li yıllarda İstanbul’dan başlayıp yayılan ilk ekolojik yıkım, günümüzün Marmara’sını yarattı. Çarpık montaj sanayinin büyük çöplüğü Marmara, neo-liberal kent ve doğa yağmacılarının elinde şimdi 2. büyük ekolojik yıkımın eşiğinde.

İğneada: “Güzelliğin başı belada!” Kuzey Ormanları’nın sınır kapısıdır İğneada. Ve başında bir termik, bir nükleer santral belası vardır. 78 maden ocağına ek, bir altın madeni projesi. İstanbul’un su sorunu, Istranca dereleri kurutularak çözülmeye çalışılmakta; enerji şirketleri dev ağaçların yerine RES’ler dikmeye çalışmaktadır.

Trakya’da nehirler zehir akar: Ergene-Çorlu nehirleri zehir akar; insan dokularında kanser birikir ve İstanbul finans kenti, emlak cenneti olsun diye Trakya’nın zengin tarım toprakları, birinci sınıf içme suyunu yağmalayan fabrikalarca zehirlenir. Tarım alanları ve meralara özel şirketler el koyar.

Kocaeli: Yeni kanser yatağı: İstanbul sanayinin kent dışına kaydırılması planı Kocaeli-Sakarya bölgesindeki tarım topraklarının baş belasıdır. Dilovası benzeri organize sanayi bölgeleri Kocaeli-Sakarya aksına yayılmakta; Kocaeli, yeni limanlar, organize sanayi bölgeleri; büyük tehlike yaratan amonyak depolama depolarıyla Dilovası’ndan sonra bölgenin ikinci büyük kanser üretim alanına dönüştürülmektedir. Türkiye genelinde yüzde 13 olan kanserden ölüm oranı, Dil Ovası’nda yüzde 33, İzmit’te yüzde 18’dir.

Çalınan Göl: Sapanca Özel su şişeleme tesislerinin, gölün içme suyunu çeken sanayi tesislerinin ve belediyelerin suyunu tükettiği Sapanca Gölü halktan ve doğadan çalınmış; suyu içilebilen ender göllerden biri olan gölün sonunu getirecek zincirleme reaksiyonlarla birlikte oksijen tükenmesi başlamıştır.

Karadeniz Sahil yolu ve Melen suyunu İstanbul’a taşıma projeleri, Şile-Ağva’yı katletmektedir.

Sakarya’dan taşıma su: İstanbul’un suyunu tüketen mega projeler Melen’den sonra Sakarya’nın suyunun da kente taşınmasına neden olmakta; tarım havzaları yeni organize sanayi bölgelerinin, su havzalarını kirleten sanayi tesislerinin; kum ocaklarının tehdidi altına sokulmaktadır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yeşil alanları yeni otel, organize sanayi bölgesi projelerine kiralamaktadır.

Bursa’da kentin içine termik santral: OSB kıskacındaki Bursa’nın karşı karşıya olduğu en yeni tehdit kentin içine, Bursa Ovası’nın ortasına kurulmak istenen yeni DOSAB termik santralidir. Termik santraller zinciri durmak bilmez. Kül kusan santraller, Bursa’dan Çanakkale’ye, bölgenin son tarım arazilerine saldırmaktadır.

Çanakkale: Köprüden köprüye katliam: Yeni saldırıların en büyük hedeflerinden biri, Kazdağları’nda siyanürlü altına karşı direnen Çanakkale’dir. Balıkesir-Çanakkale yeni çevre düzeni ve imar planlarında yok yoktur: Edremit zeytinliklerinin, Bozcaada ve Gökçeada’nın imara açılması; 12 yeni termik santral; Bandırma bölgesi-Erdek Körfezi’nin ülkenin en büyük kimya sanayi, diğer tarım alanlarının OSB haline getirilmesi ve tümüne tüy dikercesine Lapseki-Gelibolu arasına bir boğaz köprüsü yapılarak, kıyıların “kentsel gelişim alanı” olarak yağmalanması.

Bu yüzden çaresi yok: Zeytinini, suyunu, korusunu koruyanlar; ormanına, bostanına, tarım arazisine sahip çıkanlar doğayı, kentleri, emeği, İstanbul’u ve Marmara’yı savunmak için bir araya gelecek. Validebağ’ın kadınları 28 Aralık’ta Kadıköy’de Yırcalı kadınlarla birlikte haykıracak: Bir aradayız, bir arada Marmara’yı ve yaşamı savunacağız!

İSTANBUL KENT SAVUNMASI – KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI”

Baran Alp Uncu
baran.alp.uncu@gmail.com


 
Email This Post Email This Post    |    Print This Post Print This Post    |    Favorilerinize ekleyin!
Bu yazı Perşembe, 25 Aralık 2014, 19:47 tarihinde Genel, haber kategorisi altında yayımlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Sona gidip yorum yapabilirsiniz. Pingleme şimdilik kapalı.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.